1. Bölüm

“Ne yapayım bilmiyorum, ne varlık içinde varım, ne yokluk içinde yoğum.

Araftayım arafta…”

İstanbul’un ücra mahallelerinden bir tanesinde yaşayan yürek sancısı bedeninden büyük bir adamım ben!

İstanbul’da kış çetin geçiyor. Kar yolları kapatmış, okullar tatil edilmiş, birçok iş yeri kapalı… Yüreğinde sebepsiz burukluklar barındıran ben sıcak sobanın arkasında oturmaya dayanamıyorum. Yanan kömür sobada değil de yüreğimin içinde yanıyor sanki… Nedenini bilmediğim, aklımı kurcalayan aslında ne sorduğunu da bilmediğim sorularla dolu beynim. Her zaman giydiğim; o çok sevdiğim boğazlı kazağımı ve üzerine cepli hırkamı giydim. Belki de çok giymemin nedeni çok sevmemdendi… Öyle ya ben sevdiklerime hep zarar verirdim. En çok sevdiklerimi yordum, en çok sevdiklerimi yıprattım ben… Ensemi örten saçlarımın üzerine yine hep takmasını sevdiğim o siyah şapkamı taktım, botlarımı geçirdim ayağıma… Kulağımda yüreğimi dağlayan yine ve yeniden dinlediğim ama neden bu kadar çok dinlediğimi bilmediğim Haluk Levent’in Vefasız şarkısı… Haluk Levent dinlemesini severdim de ama en çok Kıraç severdim. Kıraç’ı çok sevmeme rağmen yüreğimi Haluk Levent’in şarkıları yakardı…

Dizlerime kadar gelen kar, kapının girişini kapatmış; her adımda biraz daha seviyorum güğür güğür karın sesini… Adım attıkça ruhum çözülüyor, huzur doluyor yüreğim. Soğuk burnumu sızlatsa da her nefes alış verişimde çözülüyor buzlarım. Yüreğimdeki yangın öyle büyük ki ısıtıyorum hem bedenimi hem sokakları, her attığım adımda karların sıcağımla eridiğini görüyorum. Biraz ileride karların arasında zıplaya zıplaya yürümeye çalışan sarı sarman bir kedi; izlemeye daldım… Belediyenin çöp toplayan görevlileri kar kaplı sokaklara girememiş, bir sokak köşesine yığılmıştı bütün çöpler… İyi ki de alınmamıştı o çöpler, belki bu sarı sarmanı bir öğün daha doyuracak yiyecek vardır içinde… Sıcak sobanın, doğalgazlı, kombili evlerinde oturan biz insanoğlu kapısının önünde üşüyen kedileri, köpekleri, kuşları görebilecek göze sahip değiliz. Onları biz görmüyoruz ama Rahman olan Allah (c.c.) rahmetini onlardan esirgemiyor. Kar ve kış o kadar da yoğun olmasa belki de çöpler o kadar da beklemek zorunda kalmayacak ama bizim sarı sarman aç kalacaktı. Oysa Allah (c.c.) ona rızkını vermek için her şeyi nasıl da nizamında hazırlamıştı değil mi?

Yürümeye devam ediyorum, aklımda başımı ağrıtacak kadar çok soru var ve ben ne soruların ne olduğunu ne de neden olduğunu bilmiyorum. Yüreğimde sebepsiz bir sızı, bir yangın, öyle bir yangın ki etrafını aydınlatan bir yangın var… Ama onun bile neden var olduğunu bilmiyorum.

Haluk Levent’in vefasız şarkısını aralıksız kaç defa dinledim bilmiyorum. Kaç saat yürüdüm hatırlamıyorum. O soğukta hiç üşümeden neden o kadar gezdim onu da bilmiyorum. Her baktığım yerde farklı anlamlar görüyordum, her gördüğüm biraz daha körüklüyordu yüreğimdeki yangını…

Bir gecekonduda kimsesiz bir teyze oturuyor. Mahalle sakinlerinin verdikleri ile hayatını idame ederdi. Kapıda onu gördüm. Bir küçük keser ile sobası için odun kırmaya çalışıyordu. Baltası da vardı ama o balta sallayacak kadar güçlü değildi. Bir delikanlı lazımdı o baltayı onun için sallayacak. Durdum! Telefonuma takılı kulaklığı söktüm, güzelce sardım, cebime koydum. Selam verdim yaşlı teyzeye, kırdığı odunun bir tanesinin boyuna baktım, sobaya sığacak kadar kırmış, bir peynir tenekesine dolduruyordu.

Keserle olacak iş değil bu, saatlerce kıracağım diye donar kapıda. Baltayı aldım elime; eski, kısa saplı ve paslıydı. Eskiden Osmanlı’da demir döven demirciler ortalarına aldıkları demirlere vururken “Haktır Allah” der bir vurur, diğeri “Tektir Allah” der bir vururmuş… Odunu koyup paslı balaylı salladım; “Haktır Allah” diye… İkiye bölündü. Koydum yeniden vurdum “Tektir Allah” diye dörde bölündü. Hoşuma gitmişti odunları kırmak, sanki yüreğimdeki sancıda diniyordu her vuruşumda, hafifliyordum biraz… Hayret ettim kendime. Kin tutan birisi olmadım hiç, acaba gizli bir kinim mi vardı da hırsımı odunlardan aldığım için miydi bu rahatlama?

Bütün odunları kırdıktan sonra kan-ter içinde kalmıştım. Son odunu kırıp tenekeye doldurdum. İşimi bitirdikten sonra tekrar selam verdim ve dönüp gitmeye koyuldum. Teyze ile tek muhabbetimiz bu kadardı. Selamlaşma, başka yok…

Yorulmuş ve susamıştım. Teyzeden su istemedim, biraz ilerledikten sonra temiz ve yüksekçe bir yerdeki kar birikintisinden bir avuç aldım ve yedim. Kar yemesini çok severim, eminim sen de seviyorsundur.

Yürümeye devam ediyorun. Her attığım adımda biraz daha dalıyorum düşüncelerin derinliklerine… Çoğu zaman yaşadığım dünyayı düşünüyor ve sorguluyorum. Bu kadar adaletsizlik varken neden adaletten bahsediliyordu? Birileri o kadar lüks ve zenginlik içerisinde mutsuzken bu teyze nasıl oluyordu da tek göz bir gecekonduda bu kadar mutlu yaşayabiliyordu?

Mahalledeki bilindik amcalardan bir tanesini gördüm biraz ileride, uzaktan uzağa izledim onu da… Sobadan çıkan küllerin döküldüğü boş arazilere kum arabasıyla gelir, küllerin içinden yanmamış olan kömürleri ayıklar, suyla güzelce yıkar ve çuvalına doldururdu. Bütün mahalle ondan öğrenmişti külün içinde kalan kömürlerin yıkandıktan sonra tekrar yanabildiğini… Kömüre hiç para vermemiştir. Küllerin içinden ayıklar, yıkar sonra da onları yakardı. Öyle ki kendi sobasından çıkan külün içinden bile yanmayanlar çıkarsa onları da ayıklar yıkar ve tekrar yakardı.

Hani soruyoruz ya çoğumuz insanımız üç kuruşla nasıl geçiniyor diye… İşte cevabını veriyorum aslında şuan…

Yürüyorum! Aklımın karanlık koridorlarında ne yana gitsem bir karanlık, ne yana gitsem bir çıkmaz. Düşünüyorum varlık ve yokluk sahasını düşünüyorum. Neden ve ne için varım diye düşünüyorum. Çok zengin olsam da şu insanları bu hayattan kurtarsam diye düşünüyorum. Sonra ne kadar fakir olduğum aklıma geliyor, susuyorum.

Yorgunum, yorgunum ama yorgun olan ben miyim yoksa yüreğim mi bilmiyorum. Hoş neden yorgunum onu da bilmiyorum. Sokak ayrımına geldim. Sağa mı gitmeliyim, sola mı? Al işte yine bir Araf… En iyisi ben eve döneyim!