8. Bölüm

Yine hasretin doldu yüreğime; özledim demek geliyor içimden de gurur yapıyorum; diyemiyorum.

Gel desem tekrar o ilk günkü aşkla gelir misin bana? Ben seni çok özledim desem sende bir cesaret bende der misin? Bugün büyük bir özlemle kalktım annemin içini elyafla doldurduğu yatağımdan, üzerimdeki yorgana sarılıp doğruldum, oturdum. Duvarda ki ilkokul fotoğrafıma dikildi gözlerim; sen böyle yanacak kadar büyüdün mü çocuk! dedim içimden…

Kalktım; bir sarhoş gibi sendeledim biraz. Banyoya gidip buz gibi suyu vurdum yüzüme. Aynaya baktım, gözlerim kan toplamıştı, kim bilir gecenin kaçında yattım yine; seni düşünürken…

Kedim ortalıkta yok! Korktum, kapıyı açık mı bırakmıştım acaba akşam, yoksa o da mı kaçıp gitmişti benden… Odaları gezdim çağıra çağıra, ortalıkta yok, gelmiyor, sende mi gittin, gitme! Gözlerim doldu… Senin gidişine zor dayanıyorum bir de sofra dostumu kaybetmek istemem… Aradım her yerde, gitmiş galiba derken esneyerek geldi. Derin bir oh çekip, alıp kucağıma; sarıldım. Gitmemişsin dedim… Sana da sarılsaydım belki bu kadar, sende gitmezdin.

Kahvaltı hazırladım ikimiz için, gitmediği için beni bırakmadığı için bu gün ödüllendiriyorum kedimi. Bakkala gidip salam aldım sırf onun için… Soframızı kurduk beraber, beraber diyorum çünkü ben nereye gittiysem peşimden geldi ayaklarıma dolanarak… Keşke sende gelseydi bu kadar dolansaydın hayatıma… Bir güzel kahvaltımızı yaptıktan sonra elime bir kitap alıp oturdum berjerime… Sayfalara şöyle bir göz gezdirdim. Kitap okumak istiyordum ama okuyasım da yoktu. Okumak istiyorum ama okuyamıyorum; araftayım yine…

Sokağa çıkıp dolaşsam mı acaba? Perdeleri hala açmamışım. Aralayıp sokağa baktım, yürüyen birkaç kişiden başka kimsecikler görünmüyor. Güneş bulutların arasından hafif göz kırpıp kayboluyor. Bugün miskinlik yapasım var, dışarıya da çıkmak istemiyorum. Elime bir defter alıp aklımda seninle ilgili ne varsa yazmak istiyorum. Sevgimi, hırsımı, küfrümü hepsini satırlara dökmek istiyorum.

Aldım kenarı telli defterimle, ince kesik uçlu kalemimi ve seni düşünüp, yaşadıklarımızı düşünüp başladım kâğıda dökmeye…

“Ulan sevgili, seni sevdiğimi bile bile; senin için onca yaş dökmeme rağmen yüreğin nasıl el verdi gitmeye? Neden gittin bir söylesene… Benden mi bıktın, ben mi seni bıktırdım, yoksa başka birisi mi vardı?

Bana seni sevmiyorum de ama başkası var deme! Sana bütün küfürleri sayarım o zaman. Tamam, fakirim ben; bir kedim var, bir göz oda içinde iki minder, eski bir vitrin, bir de çekyatım var. Buraya gelin gelmek istemezsin; anlarım ama parası çok diye o seni isteyen adama gidiyorsan söverim sana… Gelip kollarımın arasında aşkla oturup bir tasa beraber daldırmıyorsak şimşir kaşığımı, sırf buna katlanmak istemediğin için, üç kuruş fazla para için veriyorsan bedenini o adama; Karaköy’de adı çıkan fahişelerden farklı görmem seni, sevmem de bil… Hatta fahişeleri bile senden daha dürüst bilirim. Onlar para almak için satıyorlar bedenlerini evet ama senin para için ruhunu, aşkını sattığına inanmak istemem…

Neler düşünüyorum ben böyle, sen yapmazsın ki bunları… Sen de seviyorsun beni, kıymazsın ki aşkımıza. Evet, gittin, bıraktın, terk ettin sevdamızı doğrudur ama vardır haklı bir sebebin; eminim sen de sevdin beni… Sevmesen aşkla bakıp kalırmıydın karşı kaldırımda, sarılır mıydın boynuma kıracakcasına, kokumu çeker miydin yüreğine kadar… Sende sevdin beni kız, benim seni sevdiğim kadar…”

Satırların sonunu üç nokta koyup bıraktım defteri bir köşeye. Bir şarkı çalayım dedim, telefonumu aldım elime; müziklere baktım. Haluk Levent’e takıldı yine gözlerim. Dinleyeyim dedim belki beni anlarsın diye; Anlasana’yı…

Bir Cevap Yazın