5. Bölüm

Gel gör senelerdir bendeki senleşen seni,

Sen mi beni benden ettin,

Ben mi benden kendimi…

Bugün güneş yüzünü gösterdi. Hep sevdiğim o İstanbul’a gidesim var. İstanbul’dasın zaten daha nereye gidebilirsin diye düşünme. Benim gerçek İstanbul’um Osmanlı’ya başkentlik yapmış olan; yedi tepe üzerine kurulu şehir. Bugün Beyazıt, Sultanahmet, Gülhane, Sirkeci’den Eminönü’ne giden yol boyunca ellerim cebimde gezmeyi istiyorum…

Kulaklığımı takıp Beyazıt otobüsüne bindim. Haluk Levent çalıyor yine… Düşündürdü yine beni gözlerin, her bakışın içimde ateş olur. Beni benden alır senin sözlerin, biri biter ötekisi dert olur…

Her geçtiğim yerde farklı bir duygu karşılıyor beni. Duraklarda otobüs bekleyenler, kasap kapısında yatan sokak kedisi, bir kâğıtçının peşine takılmış köpek, avluda ki kuşlardan yem bekleyen bakışlar…

Beyazıt’a gelince içimi hep bir huzur kaplıyor. Her buraya geldiğimde bir şey almasam da Sahaflar Çarşısına girip kitaplara şöyle bir göz gezdiriyorum. Yeni kitaplar çıkmış yine. İçi boş, dışı cafcaflı, duvarlar afişleriyle donatılmış kitaplar… Hiç ilgimi çekmezler, bu güne kadar da hiç okumadım o kitapları. İslam ilmihalleri ve İslam âlimlerinin kitapları daha çok ilgimi çeker benim… İmam-ı Gazzali, Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Buhari, İmam-ı Nevevi, Ebu’l-Leys Semerkandi ve niceleri… Onların birçok eserini okudum. Özellikle de Abdülkadir-i Geylani ve İmam-ı Gazzali… Bugün kitap alacak param yok, bakmakla yetinip devam ediyorum yoluma… Hat yazmasını sevenler için boyalar ve kamışlar da satılıyor burada. Meraklıyımdır biraz, yazılmış hat yazılarına göz gezdirirken Arapça “Hiç” yazısı gördüm; fiyatını sordum. 130 lira dedi tezgâhtar. Çok pahalı geldi ama emek de ucuz olacak değildi ya…

Sahafların çıkışı Beyazıt Meydanı’na çıkıyor. Üniversite’nin önüne. Yerlere serdikleri bezler, brandalar üzerine döktükleri eski, antika ne varsa üçe, beşe satan antikacılar var burada… O kadar hoşuma gidiyor ki o yerde çoğu işe yaramaz eşyayı kurcalamak… Kırık, bozuk, eski bir ton şey. Aklına ne gelirse… Benim için gereksiz belki ama o eşyayı ilk kullanan için ne kadar da gerekliydi kim bilir… Eski kasetler, dergiler, telefonlar, kıyafetler, ayakkabılar, paralar…

Biraz ileride tezgâh başında, halinden sokakta yatıp kalktığı anlaşılan bir adam eski bir ceket için pazarlık yapıyor. Yanından gelen geçenin önüne attığı bozuklukları toplayıp kendisine bir ceket almak istemiş olsa gerek…

Beyazıt çevresinde sokakta kalan çok insan var. Bu soğukta nasıl kalabiliyorlar diye düşünürdüm hep. Sonra durdum. Ben bu soğukta nasıl yürek yangınımla ısınıyorsam onlar da öyle ısınıyorlardır belki de; olamaz mı?

Devam ettim yürümeye, Çemberlitaş, Sultanahmet, Gülhane, Sirkeci derken o mis kokulu İstanbul boğazı karşımda duruyor. Her nefes çekişimde biraz yosun kokusu biraz da seninle el ele gezdiğim o sahilin özlemi doluyor içime…

Denize bakan boş bir banka bir simit alıp oturdum. Şehir hatları vapurunun sireni, martıların çığlıklarına karışıyordu. Termos ile çay satan bir adam yanıma; “çıtır simit çaysız gitmez ağabey” diyerek yaklaştı. Karton bardakta çay ve simit, karşımda mis kokulu deniz… Daha ne isterim ki bir de yanımda sen olsan…

Bak yine geldin aklıma… Hani şu güzel manzaranın keyfini simit ve çayımla çıkarttırmayacaksın bana değil mi? Özlemek nasıl bir duygudur böyle, her şey zamanla azalır ama bir tek özlem çoğalıyor. Yürek yangını artıyor her geçen gün. Hasret bir karanlık bulut gibi çöküveriyor insanın üzerine en mutlu anında, tam unuttum derken aklına geliyor, duruluyorsun.

Soğuk kış günü sahil kenarında fazla oturmamam lazım… Yürek yangını tamam da gribin yürekle işi olmuyor, yakalayıveriyor adamı en beklemediği anda. Senin hasretinle yanarken bir de yatak döşek yatıp ateşler içinde yanasım yok. Hasta olsam bir çorba yapacak sevdiğim mi var..?

Bir Cevap Yazın