3. Bölüm

  • Namus Kadına özgü ise;

Yusuf’un (a.s.) sakındığı neydi?

Yapacak bir işim yok aklımdaki sorulara cevap aramaktan başka, soğuk kış gününün buzlu sokaklarına, yüreğimdeki alevle dalıyorum yine…

Cadde üzerine çıkmış pervasızca dolaşırken, mahallenin kıraathanesinde oturan birkaç delikanlı gördüm. Bilirsin hani siyah kaşe palto giyen, herkesin dayı, ağabey dediği, elinde tespihi parmaklarının arasında dolandırarak sallayan tipler… Kıraathaneye giden birisi olmadım hiç, sırf merak ettiğimden bir de çayın tadını aradığımdan girip içeyim bir bardak diye girdim.

Mahallenin haşin delikanlısı etrafına üç beş genci almış, okey masasına oturmuştu. Şakırdayan taş sesleri arasında bir taraftan onları izliyor, bir taraftan da düşünüyorum. Hiç sevmediğim ortamlardan bir tanesidir kıraathaneler. Neden sevmem dersen adındaki o gerçekliği kaybetmiş olmasındandır. Kıraathane kelime anlamı olarak okuma mekânı anlamına gelir. Gel gör ki eskinin okuma mekânı olan yerler bugün işsiz, güçsüz, hayattan bir beklentisi olmayan ya da kalmamış kişilerin uğrak yeri olmuş halde. Uğrayıp da kitap okuyorlar mı dersen hayır! Okey, kâğıt oyunları, bolca çay ve sigara… Başka bir şey bulunmaz içeride; he bir de maç muhabbeti, siyasi muhabbetler… Hani Cem Karaca’nın şarkısında dediği gibi “Gahve köşesinde üç beş tane başbakan oturuvemişlee”! Ha işte onlar…

Bir süre sonra delikanlımız sigara içmek için kapıya çıktı. Kapıdan mavi gözlü, türbanlı, hanım hanımcık bir kız geçiyordu. Arkadaşının kardeşiymiş… Bacım diye girdi muhabbete. Derdini sıkıntısını sordu bir güzel. Ağabeyine de selam iletti vesselam. Hareketi hoş muydu? Hele onu bir de o kıza sormak lazım. Onun gözünden bakınca ne kadar da güzel davrandı. Kaldı mı bu zamanda böyle delikanlı adam, erkek gibi erkek be! Hem çevresinde seviliyor, hem ağır başlı hem de hal hatır soruyor. Eskiden Ülkücüler vardı. Sokakta köşe başlarında bekler, yaşlı teyzelerin pazar poşetlerini taşır, varsa kırılacak odun kırar, taşınacak kömür taşır, genç kızlar geçerken de arkalarını dönerlerdi. Bir kişi hele mahallenin kızına, gencine bir laf etsin, yer mi be! Aynı onlara benziyordu bizim mahallenin de delikanlısı ama kız gittikten sonra yanındaki çocuklara dönüp “Ulan bu karı da ne sikilir biliyor musun?” diyene kadar…

Aradığım soruların cevapları burada gizli olamazdı, çay tabağının kenarına parasını bırakıp tek yudumda içip çıktım dışarı. Yüzüne bakmadım bile o adamın, bakılacak yüzü mü vardı?

Kadınların bir cinsel obje gibi görülmesi olayı değildi bu. İstersen cinsel obje gibi gör, istersen görme o senin karakterine kalmış. Öyle görürsen seni kınarlar ama bu hareketin içinde yalancılık vardı. Oldum olası yalanı ve yalancılığı sevmedim. Dürüstçe kaybetmeyi, şerefsizce kazanmaya tercih ettim hep. Belki de o yüzden bugün sokaklarda ellerim cebimde yapayalnız geziyorum. O kızın delikanlı birisi olarak bildiği hatta onun gibi birçok kişinin de delikanlı diye bildiği bu adamın delikanlılık samimiyetinin arkasında aslında bir sinsilik yatıyordu. O sinsilik sayesinde çevresinde seviliyor, istediği kişileri istediği gibi yönetebiliyor. Hatta birçok kişi namusunu dahi bu adama emanet edebiliyor. Böyle adamları sevemedim hiç…

Çıkıp yürümeye devam ettim karlı, çamurlu sokaklarda… Bugün perşembe, mahallenin pazar günü… Akşam olmak üzereydi. Pazar toplanmıştır; “Belki de toplanmamıştır bir gideyim…” deyip pazara doğru yöneldim. Yüreğimde yangın çoktu ama pazara bu saatte varınca yürek yangınımın daha da palazlanacağını bilememiştim.

Pazarcılar hızla brandaları indiriyor, tezgâhları topluyorlardı. O sırada yaşlı bir adam yere dökülmüş soğanları topluyordu, yanında küçük bir kız çocuğu da yarısı kırılmış bir pazar sandığının içinde ezik, çürük üzümlerden sağlam olanları tek tek seçiyordu. Şaşırdım! Yavaş yavaş ilerlemeye başladım pazarın içine doğru. Biraz ileride orta yaşlı bir kadın yere dökülmüş, ezilmiş meyveleri toplayıp poşetine dolduruyordu. Bir pazarcı bir kasa donmuş domatesi olduğu yere döküverdi. Onu gören kadın hemen oraya koştu ve donmuş domateslerin içinden tek tek ayıklamaya başladı. Seçip, elindeki poşete dolduruyordu. Sabah salçalı yumurta ile kahvaltı yapan ben fakir miyim diye düşünmüştüm ya! Hayır değilim demiştim. Evet, haklıyım fakir değilim ben…

Daha fazla ilerleyemedim pazarın içine, geri döndüm. Eve gidip yatmam lazımdı. Yoksa bu yürekteki yangını dindirmek kolay olmuyordu sabaha kadar…

Bir Cevap Yazın