2. Bölüm

Sevil demişler, seviverdim.

Bir elif boyu gitmedi AŞK’ımız…

Bir güne daha sensiz uyanıyorum. Yüreğimde aynı yanan kor ateş, her nefes alışımda biraz daha palazlanıyor… Kafamda durmak bilmeyen pervasız soruların yanında yüreğimde duran o köz parçasıyla haşlanıyorum. Yürek yangınımın nedeni özlem mi bilmiyorum. Seni kaybedeli yıllar oldu özlemek istesem de özleyemiyorum.

Karlı bir İstanbul gününe daha uyandım. Kar/kış işyerleri çalışmıyor, öğlen vakti olmuş hala yatağın içindeyim. Kedim ayakucumda yatıyor. Kıvrılmış, derin bir uyku içerisinde hangi âlemlerde geziyorsa hafif hafif sıçrıyor yerinden…

Perdeler kapalı, odada bir kasvet karanlığı var. Acıktım ama yataktan da çıkasım yok. Üşüdüğümden değil, üşendiğimden…

O eski antika vitrinin arkası kırık gözünden bana bakan televizyon dikkatimi çekiyor, açık unutmuş öyle uykuya dalmışım. Şu saçma sapan magazin programlarından bir tanesi var. Televizyon izlemesini hiç sevmem bilirsin ama neden açık bilmiyorum. Akşam, bir şey seyrettiğimi de hatırlamıyorum. Yalnız olmanın en kötü tarafı bu sanırım televizyonu açarsın ki evde bir ses olsun diye… Hangi televizyon yıldızı senin sesinin yerini doldurabilir ki? Belli ki dinlememişim; kulaklarımda hala senin sesin yankılanıyor.

Hafifçe doğrulup oturdum. Kedimin başını okşadım. Uyandı, esnedi. Sen bir kediyle dost oldun mu hiç? Olman lazım… Ben her kedime baktığımda aklıma Müezza gelir. Müezza kim bilir misin? Müezza Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) kedisi. Şu kıssalarda anlatılan kedi… Peygamber Efendimiz namaz kılarken önüne yatan yılanı tutup çeken, hırkasının kenarına kıvrılıp uyuduğu için Resulullah’ın hırkasını kestiği kedisi; Müezza…

Bazen düşünürüm; keşke bende bir Müezza olsaydım Resulullah’ın ayaklarına dolanan… Tamam, bir Müezza olamam ama ona sadık bir ümmet olabildim mi dersen, hayır! Aslında hayatıma sen girene kadar değil ümmet olmak bir yana, bir yaratıcının varlığına dahi inanmazdım. Sevmezdim hiçbir şeyi belki de sevemememden kaynaklanırdı sevilecek olanlara da inanmamam. Ne zaman hayatıma Sevil’esi bir kız girdi ondan sonra sevmeyi, sevilmeyi, sevgi denilen kelimeye anlam yüklemeyi öğrendim. Gel gör ki yüklediğim anlamların zamanla değişebileceğini hiç düşünmemiştim. Mesela aşk! Aşk ne kadar garip bir kelime değil mi? Hani üç harfliler vardır ya insanı çarpar falan… Bence o meşhur üç harfli aşkın ta kendisi. Çarpıveriyor insanı. Ama öyle garip bir his ki aşk, hem çarpılmamak için kaçıyorsun hem de yakalasa da çarpıverse diyorsun. Arafta kalıyorsun anlayacağın…

Seviyorsun, sevdiğini düşündükçe daha fazla seviyorsun, âşık oluyorsun sonra aşkın elinden kaçıp gidiyor bu seferde âşık olduğuna değil, aşkın ta kendisine âşık oluyorsun. Kor ateş gibi düştükçe aklından yüreğine, yaralarını dağladıkça biraz ızdıraplı bir tatlılık veriyor sana… Kışın göbeğinde karın dizlerine varlığı, buzların sokak lambalarından sarktığı günlerde sıcağınla eritiyorsun çevreni. O öyle bir yangın ki yüreğinde yanan ne tarif edebiliyorsun, ne açıp yüreğini gösterebiliyorsun, sade ve sadece hissedebiliyorsun. Bir yanık kokusu yayıyorsun etrafına, çevrendekilerin burunlarını sızlatan bir kokun oluyor, çoğu zaman kaçıyorlar senden… Onlar kaçıyor ya sen kendinden nerelere kaçabilirsin?

Kalkmam gerekiyor artık yataktan, iyice acıktığımı hissettim. Elimi, yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa yiyecek ne var diye düşünerek yürüdüm. Buzdolabında pek de bir şey kalmamıştı. İki yumurta aldım, her zaman sevdiğim o salçalı yumurtayı pişireyim dedim. Alüminyum sahanımı indirdim mutfak dolabından, hep sevdiğim o şimşirden yapılmış tahta kaşığımı çıkarttım kaşıklıktan. Çok fakir miyim? Yo! Hayır. Daha ne fakirler gördüm ben biliyor musun? Fakir değilim, ama seni sultanlar gibi yaşatacak kadar da zengin değilim hani! Aşk adamıyım ben biraz. Hep diyorlar ki bana aşk karın doyurmaz! Haklılar. Aşk karın doyurmaz, para da gönül…

İki yumurta ile sultanlara layık bir kahvaltı sefası sürdüm tek başıma, kedim de acıkmış olsa gerek yere serdiğim bezin kenarına geldi, yüzüme baktı. Bandırmalık olan yumurtanın göbeğine bandırıp ekmek içini önüne bırakıverdim. İkimiz de halimizden memnunduk, bak yalnızım sanma, aslında çok da kıskanman gerekiyor kedimi. Yumurtanın en güzel yerine bandırılmış ekmek içini senin ağzına tutmak varken kediye veriyorum şimdi. Kıskanmalısın bence…

Kedimin gelmesiyle sofram tam Halil İbrahim Sofrası oluverdi. Halil İbrahim Sofrası diye neden denir bilir misin? Hz. İbrahim (a.s.) sofrasına bir misafir oturmadan yemek yemez, hiç kimseyi bulamazsa gerekirse günlerce birisinin gelmesini bekler, aç dururmuş. Onun için O’na Halilullah unvanı verilmiş. Halil İbrahim Sofrası da oradan gelir. Sofranda bir misafirin varsa senden zengini yok demektir. Benim soframın da misafiri bugün kedim oldu. Yaz gelince de genelde yuvalarından çıkan karıncalar olur, tin tin gelip sofra bezinin kenarından bir kırıntıyı çekiştire çekiştire götürmeye çalışırlar.

Kuzine sobaya baktım, yakmama gerek var mı diye düşündüm. Yüreğimin sıcaklığı zaten ısıtıyordu beni ama kedim üşüyebilirdi. Sadece kedim değil, yuvasında karıncalarda üşüyebilirdi. Bazen kendinden fazla başkasını düşünmeliydi insan…

Bir Cevap Yazın